Bıldırcın Yağmuru

Bıldırcın Yağmuru

Siz hiç, özlemekten yorgun düştünüz mü?

Gözlerinizde hep aynı hayaller gidip-gidip geldi mi?

Geceleri yıldızların dansını izlediniz mi, uzakları hayalleyerek?

O uzaklar ki, bir zamanlar mutluluklarınızla sevdalarınızı, umutlarınızla hüzünlerinizi yan yana koyup, gün doğumlarını beklediğiniz, size hiç de yabancı olmayan gurbet ellerdir.

O uzaklar ki, bahar aylarında çöken sisinden bunalıp, bir parça güneş diye gökyüzüne hasretle baktığınız, oysa şimdi o gizemli sisine sevda türküleri yaktığınız uzak iklimlerdir.

O uzaklar ki, kimi zaman, çisil-çisil yağmurunda ıslandığınıza hayıflandığınız, oysa şimdi iliklerinize kadar ıslanmayı özlediğiniz uzaklardır.

Ve o uzaklarda yaşananlar, geçmiş de olsa, bugün bir sevda fırtınası yaratır gönlünüzde, dinmek bilmeyen...

Hangimiz beklemedik bıldırcın yağmurlarını eylül akşamlarında?

Ya da,

hangimiz ıslanmadık bıldırcın yağmurlarında, sabahlara dek?

Bıldırcın yağmuru bir tatlı anı şimdi.

Bilmem, halâ yaşıyor mu o sevdalar, Boztepe’nin. Zafanos’un yamaçlarında eylül geceleri? Yürüyen ışıklarıyla, o hayal şehirler yine var mı?

Eylül, çisil-çisil yağmuruyla geldiğinde, lüks lambaları, fenerler bir yıl önce konulduğu yerden çıkarılır, ağlar onarılır, kafesler gözden geçirilirdi önce. Sonra, bir büyük av yolculuğuna çıkılırdı akşamın bir yerinde, Boztepe’ye ya da Zafanos’a doğru.

Bıldırcın yağmurunun saçlarımızda biriken minicik damlaları, yanaklarımızda küçücük derecikler oluştururdu. Tıpkı yaşanmamış sevdalara dökülen gözyaşları gibi.

Bir başka mutluluktu o.

Tepelerin bir yerinde durur, günün yorgunluğuyla derin bir uykuya dalan o sevimli kente bakardık, adını koyamadığımız bir sevgiyle.

Kimi zaman bulut, yağmuru unutup çekip giderdi üstümüzden de, lacivert karanlığın içinde, yıldızlar gülerdi halimize.

Kimi zaman da, bulut bulutluğunu, yağmur, yağmur olduğunu bilir ve biz de iliklerimize kadar bir güzel ıslanırdık.

İnsanlar geçerdi yanımızdan, lüksleri, fenerleri ve ağlarıyla. Tüm dikkatlerini gözlerinde toplamış o insanların tek amaçları vardı, bıldırcın tutabilmek. Kimilerinin sırtlarındaki kafesler cıvıl-cıvıl, kimilerininki boş.

Ve o kuşları düşünürdük, ince bir yağmurla ıslanmış, yorgun, dinlenmek için indikleri tarlalarda yakalanıp, acımasızca ölüme giden o minik kuşları.

Sonra bir şarkı yayılırdı gecenin sessizliğine, hüzünlü mü hüzünlü. Çisil-çisil gece sabaha sürerdi, sevgi dolu şarkıların mısralarında...

Gün doğumunu tepelerden seyrettiniz mi hiç, Karadeniz’de?

Eğer gökyüzü bulutsuzsa, ufukta, lâcivertle mavinin buluştuğu noktada bir şeyler olur. Adını bilemediğiniz bir şeyler.

Sanki bir başka sevda yaşanır, güneş “geliyorum” derken. Tıpkı sevgilisinin gözlerine bakıp, yüzü renkten renge giren genç aşık gibi bir ışıklar senfonisi başlar karşılarda. Sonra, yavaş –yavaş yukarılardaki maviye gün vurur, aşağılardaki siyaha dönmüş lâcivert kızıllaşır, morlaşır ve sonra da Karadeniz, bilinen Karadenizliliğine, gökyüzü alışılmış maviliğine döner.

Sabahın ilk ışıklarıyla, ellerimizde sönmüş fenerler, ıslak ama mutlu, tutardık evlerimizin yolunu. Bir başka bıldırcın yağmurunda buluşmak üzere.

Anlatılması zor bir tutkuydu o, bıldırcın yağmurunda ıslanmak. Çisil-çisil yağmurun çamurlaştırdığı tarlalarda bata çıka yürümek...

Gerilere bakıp, hayıflanmak değil akıp geçen yıllara, o uzak iklimlerde kalan güzellikleri, anılarda olsun, bir kere daha yaşamak bizimki.

Elbet şimdi de bıldırcın yağmurları aynı güzellikte yağıyordur. Dilerim ki, aynı keyif yaşanıyor olsun karşı yamaçlarda.

Ya lüks lambalarının ya da fenerlerin ışığında sabahlara süren bir heyecandı o, uzaklardan gelen minik kuş. Kimileri tüfekleriyle düşerdi peşlerine, elbette ki pek adil olmayan bir biçimde. Sonraları dediler ki, ağlar kurup tarla kenarlarına, güçlü ışıklar yakıp gözlerine, yüzlercesi bir anda avlanır olmuş.

Bunun neresi avcılık?

Hani avcılık bir spordu?

Öyleyse bu nasıl spor diye sorası geliyor insanın.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

banner8